Sunday, October 31, 2010

Nestor'un Ardindan


Arjantinliler için çarşamba günü evlerinde dinlenip ulusal istatistik enstitüsünün hazırladığı 40 sorudan oluşan ankete cevap verdikten sonra uzun bir mangal partisi ile devam edecek bir tatil günü olarak başladı. Ama çoğunluk saat  09:15’te eski Devlet Başkanı Néstor Kirchner’in kalp krizi sebebi ile aramızdan ayrılması haberine uyandı. Artık başkan bile olmayan birinin ölümü neden önemli diye soruyorsunuzdur belki kendi kendinize (daha doğrusu bana). Arjantin sadece eski bir Başkanı kaybetmedi, şu anda ülkeyi yöneten Başkan Cristina Fernandez de Kirchner’in en büyük akıl hocası (bir çok kişi ülkeyi hala Nestor’un yönettiğini düşünüyordu) ve Arjantindeki muhalefti yıllardır birleştirmeyi başarabilen tek insan olduğu için, bir anlamda muhalefet liderini de kaybetti 27 Ekim günü.

Buenos Aires sokaklarında sessizlik öğlene kadar devam etti ama Hükümet Sarayı’nın bulunduğu Mayıs Meydanı yavaş yavaş Cristina’ya destek vermek isteyen Peronist, daha doğrusu Kirchneristlerle dolmaya başlamıştı bile. Ülkedeki en güçlü sendikalardan birisi olan Kamyoncular, Kirchner’in ölmeden önce son telefon konuşmasını yaptığı senika lideri Hugo Moyano en önde olmak üzere hemen bir anma yürüyüşü düzenlediler. Akşam saatlerine kadar süren bu aktivite Senatör Kirchner’in cenaze seromonisinin Ulusal Kongre’de yapılacağını açıklanmasına kadar devam etti. Fakat gözlerimizi kapamadan Casa Rosada (Pembe Saray)’dan törenin buraya alındığını öğrendik. Eğer hala Cristina’nın başkan olduğunu düşünenler vardıysa, bu haber üzerine herhalde onlar da fikirlerini değiştirmişlerdir!

Arjantin tarihinini bilenler hatırlar: sene 1974, efsanevi lider Juan Peron kalp krizinden ölmüş, milyonlarca Arjantinli ise son görevlerini yapmak üzere cesedi görmeye başkente toplanmışlardı.

Ertesi gün Mayıs Meydanı’na geldiğimde gördüğüm manzara tarih kitaplarında gördüklerime çok benziyordu. Arjantinliler 20 sokak uzunluğuna varan kuyruklarda Casa Rosada’ya girip Nestor’a veda etmeyi bekliyorlardı. Sarayın çevresinde pankartlar, sevgi mesajları göze çarpıyordu.  Bu tarihi mekanı paylaşanlar arasında Peronist şarkılar söyleyen gruplar, ağlayan hatta fenalık geçirenler, fırsattan istifade bir kaç peso kazanmak için bayraktan sandviçe böyle bir ortamda akla gelebilecek herşeyi satan tüccarlar, ve tabii kuyruğa girmelerine gerek olmayan biz gazeteciler vardık. Ulusal yas ilan edildiği için okullar ve resmi daireler kapalıydı, meydandaki insan sayısı her saat daha da artıyordu.

Bu kalabalık grup dışında bir kaç ay önce de UNASUR yani Latin Amerika Ülkeleri Konseyi’nin Başkanlığı’na getirilen Nestor’a tüm arkadaşları veda etmeye geldiler: Uruguay’dan Pepe Mujica, Bolivya’dan Evo Morales, Ekvatorlu Rafael Correa, Şili’den Sebastian Pinera, Paraguay’dan Fernando Lugo, ve gecenin sonuna doğru Hugo Chavez ve Luiz İnacio Lula da Silva. Cristina’yı yalnız bırakmadıkları gibi Latin Amerika birliğinin altını çizen konuşmalar da yaptı bazı liderler. Gözyaşları arasında halk bir ağızdan ‘Hasta la Victoria Siempre,’ diye bağırıyordu.

Bir cenazeyi politk arenaya çevirmeye ne gerek vardı peki?  Gerek yabancı gerek Arjantin basını Nestor’un ardından Cristina’ya saldıran yazılar yayınlayarak zaten karışık olan ortamı daha da karıştırdıkları için diğer liderlerin desteği özellikle uluslarası platformda Arjantin hükümetine kredibilte kazandırdı diyebiliriz. İç politikayı anlayabilmek için ise yine Peron’un ölümüne geri dönelim. Arjantin tarihinin en kanlı ve karanlık dönemi Peron öldükten sonra yerine geçen eşi İsabelita’dan sonra yaşandı. Ordu İsabel Peron’un hükümetini devirdi ve ülke 8 sene askerler tarafından yönetildi. Perşembe günü sağ görüşlü La Nacion gazetesi ülkenin tekrar o günlere dönebileceğini ima eden bir yazı yayınlayarak etrafı kızıştırmaya başlayanlar arasında ön sıralarda yer almıştı nitekim.

Her ne kadar Arjantin’in o günlere dönmesi bir fantaziden ibaret olsa da, Cristina Başkan seçildiğinden beri onu karşılarına alan basın ve özel sektörün ‘çamur at kaç’ taktiği,  2003 yılında Başkan seçildikten sonra yaptığı ekonomik ve sosyal reformlarla ülkeyi tekrar ayağa kaldıran, insan hakları konusunda bir çok ilke imza atan ve sadece bir dönem başkan olmasına rağmen ‘kirchnerismo’ fenomenini yaratabilen bir liderin ardından dağılan muhalefetin elindeki tek silah denilebilir.

Cristina’nın ekonomik politikası IMF’ye borç ödemeyi reddeden kocasına göre çok daha liberal. Nestor’un ölümünün ardından piyasaların sert yükselişler gerçekleştirmesi yatırımcıların rahatladığına işaret etmekte. Paris Klübü ile ilişkileri düzelten ve kocasının ölümü ile tek başına yönetimi ele almak durumunda olan Cristina bakalım hangi yolu seçecek.

Diğer yandan 2011 seçimlerinde neler olacağı da hepimizin aklındaki diğer soru işareti. Nestor Kirchner’in seçimlerde aday olmasına kesin gözü ile bakılıyordu, şimdi onun yerine gelebilecek diğer Peronistler nasıl gruplaşacaklar bakalım? Peki ortak düşmanlarını ortadan kalkması ile muhalefet dağılacak mı? Bütün bu soru işaretleri ancak gözyaşları kuruduktan sonra ortadan kalkacak. Tabii Latin Amerika zamanlarında, yavaş yavaş. Daha 2011’e çok var, kim öle, kim kala!





Wednesday, October 27, 2010

Leaving, being back, being there, being everywhere


I have been thinking about re-writing the first chapter of this story for a while. If you have been reading this blog since the beginning, you'd know that it abruptly starts with a trip from Havana to Buenos Aires.  As if I left home for the first time back then, but I did not. Here is how it all actually started: 

When I was getting ready to leave Turkey, the first time, I was  already booking my return ticket for the winter break.  The reason for leaving was to get a western education, just like the high school I  
went, to receive the knowledge and come back home. Ensure a good job,  secure future, etc. Until then Turks who left for longer periods of  time or forever were either exiled lefties or immigrant workers. I  used to listen songs about being away, could never  figure out why they did not come back once they could. The bourjois always came back. That was what we supposed to do. Talked  about their college years in dinner parties when years gone by. (The  few who stayed stayed because they got much better jobs, but they never cease to have Turkish friends abroad, listen to Turkish music read Hurriyet newspaper instead of the local one, everyday.)
That afternoon in 1997, I waved at mom and grandma, thinking I will be back as a  prepared potential fashion editor in 4 years. Funny how it did not turn out that way.  Not only I did not become a fashion afficionada, but I became an immigrant, a nomade, by choice not  necessity, to pursue a life full of adventures, knowledge but not only the western one, and learn to be alone and accept it as a life style.

My plane is about to land to Istanbul once again, and strangely enough I feel excited to be back home. Though, I am not even sure if this is my home. It has  been a long time since I left, so much has changed or nothing has changed but me. I keep asking to my self am I going back for good this  time?

Pilot dives towards turquoise waters of the bosphorus, in short I will  be able to see the architectural treasures, minarets of the blue mosque and the last palace of the empire watching the city from atop.  
Soon I am going to get my Turkish passport stamped while listenning  hundreds of accents in the line. I am going to watch those like me  coming back, but they are happier than me, they might even kiss the  
floor (literally, I saw that happening more than once) and thank god for enabling a safe return home. I admire their connection to a piece of land, but don't quiet understand it. To me home is where I am, or so I thought for a long time. 


TODAY: I guess home is not 100% where I am. I am back in Buenos Aires, in my beautiful flat, where I have lived for the last 14 years (not always in the same place but the entity itself) but I don't feel complete. First couple of days are usually hard after visiting home, or better said, homes.  After being surrounded  with so much love, laughs and affection, coming back to an empty home, hits me. Even though I enjoy being alone most of the time, the withdrawal is a bitch.  I turn on my computer, getting ready to relax with a cup of coffee, and the universe plays a trick on me as the shuffle picks, out of my 10 thousand songs, this one:  Un Jour Sans Toi ! 




Un peu de brume, un peu d'automne
Presque personne dans les rues
C'est un jour triste et monotone
C'est un jour qui n'en finit plus

D'où vient cette mélancolie ?
Et ce silence autour de moi ?
Ce ne sont pas des gouttes de pluie
Dans mes yeux, car il ne pleut pas

On dirait un jour comme un autre
Et c'est mon premier jour sans toi

A la maison c'est comme toujours
Je mets ton disque sans arrêt
Il y a du feu comme tous les jours
Et le chien qui dort à mes pieds

Il est sept heures, sept heures du soir
Un soir monotone et brumeux
Je suis tout seul, je dînerai tard
Et j'ai mis la table pour deux

On dirait un jour comme un autre
Et c'est mon premier jour sans toi